İmam-ı Eşari

Ehl-i sünnetin îtikaddaki iki imamından biri ve büyük velîlerden. İsmi Ali bin İsmail, künyesi Ebül-Hasandır. Eshab-ı kiramdan Ebû Mûsa el-Eşarînin neslinden geldiği için Eşarî nisbesiyle meşhûr olmuştur. 874 (H.260) veya 879 (H.266) senesinde Basrada doğdu. 935 (H.324) veya 941 (H.330) senesinde Bağdatta vefat etti. Kabri Bağdatta olup, Basra kapısı ile Kerh arasındaki kabristandadır.İmam-ı Eşarî diye de bilinen Ebül-Hasan-ı Eşarî hazretleri küçük yaştan îtibaren ilim tahsîline yöneldi. Tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini zamanının meşhur alimlerinden Zekeriyya bin Yahya es-Sacî, Ebû Halîfe el-Cümehî, Sehl bin Serh, Muhammed bin Yakub el-Mukrî, Abdurrahman bin Halef ve Ed-Dabiîden öğrendi. Ebû İshak Mervezînin hadîs derslerine devam etti. Üvey babası ve Mûtezile kelamcılarından olan Ebû Ali el-Cübbaîden kelam ilmini öğrendi. Kırk yaşına kadar Mûtezile bozuk yolu üzerinde bulundu. Bu fırkanın meşhurları arasında yer aldı. Yazdığı kitaplarında Mûtezilenin fikirlerini müdafaa etti. Kırk yaşından sonra bozuk yolda olduğunu anladı. Tövbe edip Ehl-i sünnet alimlerinin bildirdiklerine tabi oldu.Önceden Mûtezile yolu üzere yazdıklarını ve bildirdiklerini iptal etti. Ehl-i sünnet îtikadı üzere kitaplar yazıp, dağıttı. Ömrünün sonuna kadar bu doğru îtikadın yayılması için uğraştı.Ebül-Hasan-ı Eşarî hazretlerinin Ehl-i sünnet mezhebine geçmesi ile, kelam ilmi, Mûtezilenin elinden kurtulmuş oldu. Onların elinde tehlikeli ve zararlı iken, doğru yolda gidenlere rehber oldu. Onun Ehl-i sünnete geçmesi, Ehl-i sünnet îtikadının yayılmasında büyük bir zafer olmuştur. O zaman tesirli ve zararlı olan Mûtezile yolu mensupları, İmam-ı Eşarî tarafından susturulmuştur. Onları öyle zorlayıp sıkıştırdı ki, hepsi küçük ve güçsüz karıncalar gibi kaldılar. Daha önce hocası olan Mûtezilenin ileri gelenlerinden Ebû Ali Cübbaî ile yaptığı münazarada onu mağlûb etti. Çok meşhûr olmasına rağmen, Eşarînin (rahmetullahi aleyh) karşısında cevap vermekten aciz kaldı.Basrada bir mecliste Ebül-Hasan Eşarî ile Mûtezilîler arasında çetin bir münazara oldu. Mûtezilîler çok kalabalıktı. Onunla münazaraya giren herkes yeniliyor, susmak mecburiyetinde kalıyordu. Öyle oldu ki, o gün artık kimse karşısına çıkamadı. İkinci defa böyle bir münazara için gittiklerinde, Mûtezileden kimse gelmemiş, münazaraya cesaret edememişlerdi. Bunun üzerine bir zat, İmam-ı Eşarîye: "Firar ettiler, kaçtılar yaz, kapıya as!" dedi.İmam-ı Eşarînin zamanı, Mûtezile fırkasının Ehl-i sünnete çok saldırdığı, hatta zorbalığa baş vurduğu bir döneme rastlamaktadır. Valilik, kadılık gibi makamlar, Mûtezile fırkasından olanların elinde bulunuyordu. Böylece bozuk îtikadlarını yayıyorlar, insanları saptırıp, îmanları ile oynuyorlardı. Bu sırada İmam-ı Eşarî ve diğer Ehl-i sünnet alimleri, kitablar yazarak onları reddediyorlar, bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. İmam-ı Eşarî ayrıca, Mûtezile fırkasının ileri gelenleri ile çetin münazaralara girip, onları susturdu. Kendisine, neden onların yanlarına, hatta devlet erkanından olanlarının makamına gittiği sorulunca, şöyle cevap vermiştir: "Onlar valilik, kadılık gibi makamlarda bulunuyorlar. Kibirleri sebebi ile bize gelmezler. Biz de gitmezsek, hak nasıl ortaya çıkacak? Ehl-i sünneti anlatanların, onu yayıp, hizmet edenlerin bulunduğunu nasıl bilecekler ve nasıl anlayacaklar?"Ebû Abdullah ibni Hafîf şöyle anlatmıştır: "Gençliğimde, İmam-ı Eşarî hazretlerini görmek için Basraya gitmiştim. Basraya vardığımda, heybetli ve güzel yüzlü, yaşlıca bir zat gördüm. Ona, "Ebül-Hasan Eşarî hazretlerinin evi nerededir?" dedim. "Onu niçin arıyorsun?" dedi. "Onu seviyorum ve görüşmek istiyorum." dedim. Bana, "Yarın erkenden buraya gel." dedi. Ertesi gün erkenden söylediği yere gittim. Beni yanına alıp, Basranın ileri gelenlerinden birinin evine götürdü. İçeri girince, o zata yer gösterdiler. O da oturdu. Mûtezilenin meşhûr alimleri, münazara için orada toplanmıştı. Biz girip oturduktan sonra, o mecliste bulunanlar, aralarında oturan bir Mûtezile alimine çeşitli meseleler sormaya başladılar. O şahıs cevap vermeye başlayınca, beni oraya götüren zat karşısına çıkıp, söylediği yanlış şeyleri reddediyor, doğrusunu söyleyip, onu susturuyordu. Öyle konuşuyordu ki, dinleyenleri tam ikna edip, doyurucu bilgi veriyordu. Ben, bu zatın haline ve ilmine hayran oldum. Yanımda bulunan birine "Bu zat kimdir?" dedim. "Ebül-Hasan Eşarîdir." dedi. İmam-ı Eşarî evden çıktıktan sonra, yine peşinden gittim. Yanına yaklaşınca, "İmam-ı Eşarîyi ve hizmetini nasıl buldun?" buyurdu. "Fevkalade." dedim. Sonra; "Efendim, o mecliste neden siz baştan bir mesele sormadınız? Başkaları sorduktan sonra mevzuya girdiniz?" dedim. Biz, bunlarla konuşmak için söze girmiyoruz. Ancak Allahü tealanın dîninde yanlış ve sapık şeyler söylediklerinde reddediyoruz. Yanlış olduğunu isbat edip, kendilerine doğrusunu bildiriyoruz." buyurdu."

İmam-ı Eşarî; eser yazmak, münazaralara girmek ve kıymetli talebeler yetiştirmek sûretiyle, Ehl-i sünnet îtikadının yayılması ve böylece insanların saadete kavuşması husûsunda büyük hizmetler yaptı ve talebe yetiştirdi. Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah, Ebül-HasanBahilî, Ebû Abdullah bin Hafîf Şirazî, Hafız Ebû Bekr Cürcanî el-İsmailî, Şeyh Ebû Muhammed Taberî el-Irakî, Zahir bin Ahmed Serahsî, Ebû Abdullah Hameveyh es-Sayrafî, Dimyanî talebelerinden bazılarıdır. Bunlardan Ebû Abdullah Taî, İmam-ı Ebû Bekir Bakillanînin hocasıdır. Ebül-Hasan Bahilî de Ebû İshak İsferanînin ve hocası olan Ebû Bekr Fûrekin hocasıdır. Bu zat, önceden imamiyye fırkasından iken, Ebül-Hasan Eşarî hazretleri ile yaptığı bir münazara ve ilmî mübahese sonunda hatasını anlayıp, imamiyye fırkasını terkedip, Ehl-i sünnet îtikadına girdi. İmam-ı Eşarînin bildirdiği îtikadı Basrada yaydı. İbn-i Hafîf ise, İmam-ı Eşarînin en meşhûr talebelerinden olup, (Şeyh-i Şiraziyyîn) Şirazlıların şeyhi, üstadı ismiyle meşhûr olmuştur. Diğer meşhûr bir talebesi olan Dimyanî ile İbn-i Hafîf, İmam-ı Eşarînin münazara meclislerinde yanında bulunurlardı. Talebelerinden Ebû Abdullah Hameveyh es-Sayrafî, uzun müddet İmam-ı Eşarînin yanında bulunmuştur. Sonra memleketi Sayrafa dönüp, orada ders verip, talebe yetiştirmiş; İmam-ı Eşarînin bildirdiği îtikad bilgilerini memleketinde yaymıştır. Şeyh Ebû Ali Zahir de, hocası İmam-ı Eşarîden öğrendiği Ehl-i sünnet bilgilerini Horasanda yaydı. Böylece İmam-ı Eşarînin bildirdiği îtikad bilgileri, Ehl-i sünnet mezhebi, doğuda ve batıda yayıldı. Hicrî 300 senesinden îtibaren Irak havalisinde, İranda yayıldı. Selçuklu Devleti hükümdarlarının resmî mezhebi oldu. Daha sonra Atabekler tarafından müdafaa edilip, Şam ve Bağdat çevresinde yayıldı. Selahaddîn Eyyûbînin fethinden sonra Mısırda da yayıldı.

Eshab-ı kiramın Peygamber efendimizden sallallahü aleyhi ve sellem naklederek bildirdikleri, müctehid imamların da onlardan naklettikleri Ehl-i sünnet vel-Cemaat îtikadını anlatmak ve yaymak için gayret sarfeden Ebül-Hasan-ı Eşarî hazretleri bir sohbeti esnasında buyurdu ki:Allahü tealaya hamd olsun ki, bizi doğru yola ulaştırdı ve sünnet-i seniyyeye uymayı sevdirdi. Helake götüren bidatlerden uzaklaştırdı. Kalblerimizi, yakîn denen katî ve kuvvetli îmanın hasıl ettiği serinlik ve huzûr ile doldurdu. Müslümanlık ile bizi azîz kıldı. Bizi, Resûlüne (sallallahü aleyhi ve sellem) uyanlardan, Onun rehberliğine yapışanlardan eyledi. Bidatlere dalıp, Resûlullah efendimizin ve Eshab-ı kiramın (aleyhimürrıdvan) yolundan ayrılarak yalnız kalmaktan kurtarıp, cemaatle beraber olmayı ihsan etti.Resûlullah efendimize salat-ü-selam olsun ki, bizi Allahü tealanın emir ve yasaklarına davet etti. Allahü teala bu hususta ona ayetleriyle yardım etti. Kendisine mûcizeler vererek, hakkındaki şüpheleri giderdi. Kendi rızasına nasıl ulaşılacağını Onun ile bildirdi. İçlerinde kendisine delalet eden deliller bulunduğunu en açık bir şekilde haber verdi. Nihayet batıl, sönüp gitti. Hak, galip ve muzaffer olarak parladı. Resûlullah efendimiz peygamberlik vazîfesini yerine getirdi. Kendisine bildirilenleri tebliğ edip, ümmetine nasîhatta bulundu.Sevdiklerinden bir topluluğa yazdığı mektupta ise şöyle buyurdu:Ey Bab-ül-Ebvab halkından olan alimler ve büyükler! Allahü teala sizleri yüce kudreti ile muhafaza buyursun. Sizlere yardım eylesin. Medînet-üs-Selamda (Bağdatta) mektubunuzu aldım. Allahü tealanın nîmetleri içerisinde olduğunuzu, halinizin düzgünlüğünü yazıyorsunuz. Bu sebeple, kederim ve üzüntülerim dağıldı. Allahü tealaya çok şükrettim. Size olan ihsanını tamamlamasını, size ve bize olan nîmetlerini artırması için Allahü tealaya yalvardım. Duaları kabûl eden Odur. Büyük lütuflarda bulunmak Ona layıktır. Allahü teala yardımcınız olsun. Geçen sene bir takım sualler sormuştunuz. Mektubunuzda bundan da bahsediyorsunuz. Verdiğim cevapları beğendiğinizi, faydalı olduğunu, doğruluğunu kabûl ettiğinizi, şüphelerinizin gittiğini, sizi kendilerine inandırmak isteyenlerden yüz çevirdiğinizi yazıyorsunuz. Bunları okuyunca, dinde saptıranların, Resûlüne uymaktan alıkoyanların şüphelerinden bizi ve sizi muhafaza buyurduğu için Allahü tealaya hamdettim.Yine siz mektubunuzda, benden Selef-i salihînin asıl kabûl edip, dayandıkları bazı hususları yazmamı istiyorsunuz. Sonra gelenler de bu asıllara (bilgilere) uymak sûretiyle, bidat sahiplerinin düştüğü, Kuran-ı kerîm ve Sünnet-i seniyyeye muhalefet durumuna düşmekten kurtulmuşlardır. Bu bilgilere şiddetle ihtiyacınız olduğunu bildirdiğiniz için, size olan hürmetim ve üzerimdeki hakkınızdan dolayı, suallerinize ve isteklerinize cevap vermekte acele ettim.Size bazı temel bilgileri, delilleri ile beraber bildirdim. Bu deliller, sizin Selef-i salihîne tabi olmakta haklı olduğunuzu, Ehl-i bidatın ise, Selef-i salihîne muhalefet edip, daha önce üzerinde bulundukları haktan sapmakla hata ettiklerini, bununla şerî delillerden, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdiği şeylerden ayrıldıklarını gösterecektir. Yine bu delilleri reddeden, peygamberlerin aleyhimüsselam getirdiklerini inkar eden felsefecilerin yollarına uyduğunu da gösterecektir. Size ve söylediklerimi düşünen diğer kimselere söylenmesi gerekenleri söyledim. Allahü tealadan yardım diliyerek ve Ona güvenerek, sizin isteklerinizi yerine getirmekle, sevaba kavuşacağımı ümid ediyorum. Allahü teala bana kafîdir ve O ne güzel vekildir.Allahü teala sizi doğru yola hidayet eylesin. Biliniz ki, Selef-i salihînin ve onların yolunda giden halefin (sonra gelen alimlerin) yolu şudur:Allahü teala, Muhammed aleyhisselamı bütün dünyaya peygamber olarak gönderdiği zaman, insanlar, birbirine zıt bir takım fırkalara ayrılmışlardı. Onlardan bir kısmı Allahü tealanın gönderdiği Tevrat ve İncîli değiştirip, kendi uydurdukları şeyler ile insanları Allahü tealaya davet ediyorlardı. Bir kısmı felsefeci idi. Bunların, akıl ile elde ettikleri bir takım bilgilerde, yanlış netîcelere varmaları sebebiyle, bir çok batıl ve yanlış yollar ortaya çıkmıştı. Bir kısmı, brehmen idi. Bunlar, Allahü tealanın peygamberlerini inkar ediyorlardı. Bir kısmı, dehrî idi. Bunlar da, kainatın sonsuz devam edeceğini, yok olmıyacağını iddia ediyorlardı. Bir kısmı, mecûsî idi. Bunlar ise, hiç tecrübe etmedikleri, bilmedikleri şeyleri iddia ediyorlardı. Bir kısmı putperest idi. Bunlar, putlara tapıyorlardı. Peygamber efendimiz ise, insanların, kainat ve içindekilerin sonradan yaratılmış birer mahlûk olduğuna, onların hepsinin yaratıcısı, sahibi ve maliki olan Allahü tealanın varlığı ve birliği inancına davet etti. Onların, üzerinde bulundukları yolun yanlışlığını ve böyle batıl yolları terk etmelerini istedi. Resûlullah efendimiz onların yollarının bozukluğunu, kendisinin ise, Allahü tealadan bildirdiği husûslarda doğru olduğunu, apaçık ayetler ve mûcizelerle isbat etti. Sonra Allahü tealaya nasıl kulluk edileceğini açıkladı. Allahü teala Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı bunları insanlara bildirmesi ve izah etmesi için gönderdi. Resûlullah efendimiz insanlara, kendilerinde dil, sûret ve daha başka yönlerden farklılıklar bulunduğunu, böyle değişikliklerin onların sonradan yaratıldığını göstermesini bildirdiği gibi, gerek kendilerinde, gerekse onların dışındaki varlıklarda, Allahü tealanın varlığına, iradesine ve tedbirine delalet eden şeyler ile, Allahü tealayı tanıma yolunu da bildirdi. Şöyle ki; Allahü teala Kuran-ı kerîmde mealen; "Arzda da gerçekten tasdîk edenler için birçok ibretler vardır. Nefslerinizde de (hücrelerden vücûd yapınıza kadar) bir çok alametler vardır (ki, hep Allahü tealanın kudretine, ilmine, azamet ve iradesine delalet ederler). Hala görmeyecek misiniz." buyurdu. (Zariyat sûresi: 20-21)Bir sohbeti sırasında insanın yaratılışını ve yaratılış safhalarını açıklayarak şöyle buyurdu:İnsanın yaratılış safhaları, sûret ve şekillerindeki değişik durumlara; "Biz insanı (Âdemi) şüphesiz ki, çamurun özünden yarattık. Sonra Âdemin neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratılış (ruh) verdik. Bak ki, şekil verenlerin en güzeli olan Allahü tealanın şanı ne kadar yücedir." mealindeki Müminûn sûresi 12-14 ayet-i kerimelerinde işaret buyuruldu.Bunlar, Allahü tealanın varlığının muhakkak lazım olduğunu ifade eden, Onun irade ve tedbîrine delalet eden en açık delillerdendir.İnsan, çamur özünden yaratıldı. Çamur özünün bir çok şekil ve durumlara kabiliyeti vardır. Fakat, insanın başka bir sûretle değil de, kendisine has özellikleriyle malûm olan ve en güzel sûrette meydana gelmesi, mutlaka bir yaratıcının varlığını göstermektedir.İnsana baktığımızda şunları görüyoruz: 1. İnsanın başka varlıklarda bulunmıyan, kendisine mahsus bir sûreti vardır. 2. İşitmek, görmek, koklamak, hissetmek, tatmak gibi, ihtiyaçlarını temin edebilmesi için hazırlanmış bir takım vasıtalara (duyu organları) sahiptir. 3. İhtiyaç hasıl oldukça, tertib üzere hazırlanmış gıda aletleri. Mesela, yeni doğmuş çocuk gıdasını, önce annesini emmek sûretiyle temin eder. Çünkü o, bu sırada dişsizdir. Gıdasını kendiliğinden temin edemez. Bir müddet sonra, dişlerle donatılır. Gıdasını yemekle elde eder. 4. Ağızdan alınan gıdalar, mîdeye gelir. Mîde, kendisine ulaşan gıdaları pişirir. Bu gıdalara öyle bir incelik verir ki, bunlar en ince yollardan geçerek, sonunda saç ve tırnaklara kadar ulaşır. 5. Karaciğer, öd (safra) çıkarmak, vücûdun şeker durumunu ayarlamak, zehirleri bir dereceye kadar zararsız hale getirmek gibi bazı vazîfeler için hazırlanmıştır. 6. Akciğer, dışarıdan temiz havayı (oksijen) alıp, kan dolaşımı ile dokulara iletmek ve kandan (karbondioksit alarak) kirlenen havayı nefesle dışarı vermek için hazırlanmıştır. 8. Ayrıca alınan gıdalardaki fazlalıkların atılması için gerekli aletler (azalar). Bunlardan başka, tesadüfî olarak düşünülmesi imkansız olan, mutlaka bunları tertip ve düzenleyen bir yaratıcının varlığını gerektiren sayılamıyacak kadar çok şey vardır. Bütün bunların çamur özü ve su ile düzenlenip, kısımlara ayrılması, mutlaka bir yaratıcıyı, bir düzenleyiciyi gerektirir. Bunu, düşünen her akıl sahibi anlar. Aynı şekilde, bir plan dairesinde düzenleyen, kasdeden bir bina yapıcısı olmadan, bir binanın meydana gelmesi bile mümkün olmayınca, bütün bu saydığımız hallerin de bir yapıcı ve yaratıcı olmadan çamur ve su ile kendiliklerinden, tertip ve düzen içerisinde meydana gelmeleri mümkün olamaz.Ebül-Hasan-ı Eşarî hazretleri Allahü tealadan başka her şeyin sonradan yaratıldığını ve her birisinde çeşitli hikmetler bulunduğunu îzah etmek için buyurdu ki:Allahü teala mealen: "Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için, Allahın varlığını, kudret ve azametini gösteren, kesin deliller vardır." (Âl-i İmran sûresi: 190) ayet-i kerîmesiyle Allahü tealadan başka her şeyin sonradan yaratıldığı, bunları Allahü tealanın yarattığını ve bunda çeşitli hikmetler bulunduğunu daha ziyade beyan eyledi. Feleklerin (Dünya, ay, güneş v.s.) hareketiyle, meydana gelen faydaların büyüklüğüne ve mikdarına işaret buyruldu. Mesela, gece, insanların istirahatı olduğu gibi, mahsûllerin de fazla gelen güneş hararetini (sıcaklığını) serinletmektedir. Gündüz ise, mahlûkatın dağılıp hareket etmeleri, geçimlerini temin etmeleri için yaratılmıştır. Eğer devamlı gece olsa idi, karanlık, onların fayda sağlayacak şeylerin peşine düşüp, bunları elde etmeye mani olacaktı. Aynı şekilde devamlı gündüz olsa idi, bu da zararlı olurdu. Gündüzün aydınlığı fırsat bilinerek takatın (gücün) üstünde hırsla çalışılır, kafi miktarda istirahat etmedikleri için insanlar helak olurlardı. Bundan dolayı, onlara, çalışmaları için takatlarını geçmeyecek şekilde, zamanın bir kısmı gündüz, istirahatleri için yeterli bir mikdarı da gece kılındı. Böylece, onların halleri mutedil (normal) olarak gecenin serinliğinden, gündüzün sıcaklığından, kendileri, ekinleri, malları ve hayvanları için lüzûm duyulduğu kadarını alacaklardır. Böyle yapmakla, Allahü teala mahlûkatına merhamet buyurmuş, lütuf ve ihsanda bulunmuştur.Yine, mahlûkatı kuşatan renk tabakası, onların gözlerine münasip ve muvafık gelen renklerden yaratılmıştır. Eğer bu renk, şimdi alemi saran renkten olmasaydı, gözleri bozacaktı.Cisimlerin büyük ve ağır olmasına rağmen, yer ve göklerin ve onlarda bulunan hükümlerin (kanunların) Allahü tealanın tutmasına muhtaç olduğuna, mealen; "Doğrusu, gökleri ve yeri zeval bulmaktan Allahü teala koruyup, tutuyor. Andolsun ki zeval bulurlarsa, onları Ondan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, halîmdir. Azap için acele etmez, gafûrdur (çok bağışlayıcıdır)." (Fatır sûresi: 41) ayet-i kerîmesiyle işaret buyruldu. Bu ayet-i kerîme ile bize, yer ve göklerin yerlerinde durmalarının Allahü tealadan başkası tarafından olmadığı ve onları bir durduran olmadan da yerlerinde durmalarının mümkün olmadığı bildirildi.Ebül-Hasan-ı Eşarî hazretleri vahyi kabûl etmeyen ve her şeyi aciz olan akılla îzah etmeye çalışan felsefecileri ikna edici delillerle susturdu. Bu hususta da, buyurdu ki:"Felsefecilerin tabiatçı inanışlarından dolayı, ağaçların ve onlardan çıkan meyvelerin ancak, yer, su, ateş ve havanın tesiri ile meydana geldiği hakkındaki iddialarının bozukluğunu bize; "Allahü teala; "Arzda birbirine komşu kıtalar (kara parçaları), üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor. Halbuki yemişlerin de bazısını bazısına üstün kılıyoruz." (Tad, renk ve kıymetleri başka başkadır.) Şüphesiz ki, bunlardan da düşünen bir topluluk için pekçok ibretler (alametler) vardır." mealindeki Rad sûresi 4. ayetinde bildirdi.Daha sonra Allahü teala, her şeyin yaratıcısı olduğuna, bir olduğuna, işlerinin intizam ve tertip dairesinde cereyan etmesi ile delil getirdi. Allahü teala işlerinde hiç bir ortağı bulunmadığını; "Eğer yer ile gökte, Allahtan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de fesada uğrar, yok olurdu." mealindeki Enbiya sûresi 28. ayet-i kerîmesi ile bildirdi.Sonra, önce yaratıldıklarını kabûl ettikleri halde, öldükten sonra tekrar diriltilmeyi inkar edenlere karşı tekrar yaratılmalarının mümkün olduğunu bildirdi. Onlar tekrar yaratılmayı uzak görerek, çürümüş kemikleri kim diriltecek dedikleri zaman, mealen; "(Ey Resûlüm) de ki: "Onları ilk defa yaratan diriltir ve O her yaratılanı tamamiyle bilir." (Yasîn sûresi: 79) buyurdu. Sonra bunu onlara mealen; "O (Allah) ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz." (Yasîn sûresi: 80) ayet-i kerîmesi ile beyan eyledi. Yaş ve yeşil iki ağaç olan ve rüzgar sebebiyle biri diğerine sürtülünce tutuşan uşar ve murah denilen ağaçlardan ateşin çıkarılmasını, çürümüş kemiklere, parçalanmış derilere, hayatı iade etmenin caiz olduğuna delil getirdi. (Uşar ile murah, eskiden Arapların ateş çıkarmak için kullandıkları iki ağaçtır.)Peygamber efendimizin son peygamber olduğunu bildiren ve Onun peygamberliğini kabûl etmeyen yahûdî ve hıristiyanlara cevap veren Ebül-Hasan-ı Eşarî hazretleri buyurdu ki: "Allahü teala Resûlullaha sallallahü aleyhi ve sellem peygamber olduğu ve bildirdiklerinin doğru olduğu hakkında mûcizelerle yardım eyledi. Resûlullaha en büyük mûcize olarak Kuran-ı kerîm verildi. Müşrikler, Kuran-ı kerîmin Allahü tealanın kelamı olduğuna inanmıyorlar, hazret-i Muhammedin sözüdür, diyorlardı. Allahü teala, o zaman en fasîh ve edebiyatta zirveye ulaşmış olanlarından, Kuran-ı kerîmin on sûresi veya bir sûresi gibi bir söz söylemelerini istedi. İnsanlar ile cinlerin bir araya gelip çalışsalar, bunu yapamayacaklarını bildirdi. Nitekim onlar, böyle bir söz söylemekten aciz kaldılar. Böylece onların, Resûlullaha îman etmeme husûsunda özürleri ortadan kalkmış oldu.Hazret-i Mûsa da Firavnın sihirbazlarını, asasıyla rezîl ve rüsva edip, hem sihirbazların, hem de diğer insanların kendisine îman etmeme mazeretlerini ortadan kaldırdı. Mûsa aleyhisselamın asasından meydana gelen harikulade hallerin kendi güçleri dışında olduğuna, böyle bir şeyi yapabilmenin hatırlarından bile geçmediğine, böyle bir şeyi ancak Allahü tealanın yapacağına, hem sihirbazlar, hem de başkaları kanaat getirdi. (Nihayet, bu mûcize karşısında sihirbazlar, hazret-i Mûsaya îman ettiler.)Hazret-i Îsa da ölüleri ilaçsız diriltmek, anadan doğma körleri ve derisi alaca, abraş olanları iyileştirmek, o zamanda insanları aciz bırakan şeylerle (mûcizelerle), o devre göre tıpta en yüksek dereceye ulaşan tabiplerin kendisine inanmama mazeretlerini ortadan kaldırdı. (Çünkü böyle işleri, ancak Allahü tealanın yardım ettiği bir kimse yapabilirdi.)Resûlullah efendimiz, kendi kavminden olan, edebiyatta yüksek dereceye ulaşan ediblerin, kendisine îman etmeme husûsunda bu mazeretlerini bertaraf etti. Çünkü, Kuran-ı kerîmin edebî yüksekliğini onlar da kabûl ediyorlardı.İşte Resûlullah efendimiz yukarıda bildirilen yanlış yollara sapmış kimselere, getirdiği deliller ve mûcizelerle, gittikleri yolun bozukluğunu, davet ettiği yolun en doğru olduğunu anlatıyordu. Resûlullah efendimiz, onlara daima karşısında duramayacakları deliller getirdiği, aralarında uzun müddet kaldığı halde, fevkalade ihtiraslarından dolayı îman etme şerefine kavuşamadılar.Allahü tealanın Resûlullah efendimize verdiği mûcizelerden bazısı şöyledir: Şiddetli açlık vakitlerinde, kalabalık cemaatı, az bir yiyecek ile doyurması, susuzluk zamanlarında, mübarek parmakları arasında fışkıran sudan hayvanlar ile sahiplerinin kanıncaya kadar içmeleri, kurdun kendisine konuşması, kızartılmış koyunun zehirli olduğunu haber vermesi, ayın ikiye bölünmesi, çağırması üzerine ağacın köklerini sürüyerek huzurlarına gelip, emri üzerine tekrar yerine gitmesi, insanların kalplerinde saklayıp da haber vermesini istedikleri sırları haber vermesi."İnsanlar Allahü tealayı görecekler midir?" diye soran birisine buyurdu ki: "Âhirette müminler Allahü tealayı göreceklerdir. Allahü teala, Kuran-ı kerîmde mealen; "Nice yüzler vardır ki, o gün (kıyamette) güzelliği ile parıldar. (O yüzler) Rablerine bakar." (Kıyame sûresi: 22-23) buyurmaktadır. Resûlullah efendimiz de; Ayı gördüğünüz gibi, kıyamet gününde Rabbinizi mutlaka göreceksiniz. Onu görmekte güçlük çekmeyeceksiniz." buyurmaktadır.Ebül-Hasan-ı Eşarî hazretleri insanların ahiretteki hallerini soran bir kimseye de buyurdu ki:Allahü teala mahlûkatını iki kısma ayırdı. Birisini Cenneti için yarattı. Onları, isimleri ve babalarının isimleri ile beraber yazdı. Diğer kısmını Cehennem için yarattı. Onların isimlerini de yazdı. Resûlullah efendimizle hazret-i Ömer arasında şöyle bir konuşma oldu. Hazret-i Ömer Peygamber efendimize; "Ya Resûlallah! Bizim evvelce hesap ve kitabımız görülüp bitmiş midir, yoksa, daha yeni başlanmış bir iş midir?" diye sorunca, Resûlullah efendimiz; "Bunlar, hesabı ve kitabı görülüp bitmiş işlerdir." buyurdu. Bunun üzerine hazret-i Ömer; "Öyleyse niçin ameller yapıyoruz (çalışıp, çabalıyoruz) ya Resûlallah?" diye sorunca, Peygamber efendimiz; "İbadet yapınız! Herkese ezelde takdîr edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur." buyurdu.Bir kimse Ebül-Hasan-ı Eşarî hazretlerine gelerek ehl-i kıble olan bidat ehlinin îmanıyla ilgili olarak sordu. Ebül-Hasan-ı Eşarî buyurdu ki:"Allahü tealaya ve Peygamber efendimizin îman etmeye davet ettiği şeylere îman eden kimseleri, küfürden başka hiç bir günah îmandan çıkarmaz. Îmanlarını, ancak küfür giderir. Ehl-i kıble, günahları sebebiyle îmandan çıkmayıp, dînin bütün emirleriyle mükelleftirler, yapmaları gerekir.Ehl-i kıbleden olup, günahkar olanları da, Allahü teala; "Ey îman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber) yıkayın, başınızı mesh edin ve ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy abdesti alın." mealindeki Maide sûresi 6. ayet-i kerîmesi ile mümin diye isimlendirmiştir. Eğer akîdesi (inanışı) bozuk olan Kaderiyyenin dediği gibi, günahkarlar, günahları sebebiyle îmandan çıkmış olsalardı, onlara abdest farz olmazdı. Allahü tealanın hitabı da bütün müminlere değil, yalnız itaat edenlere olurdu. Yine Allahü teala Cuma sûresi 9. ayetinde mealen; "Ey îman edenler!Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman, Allahü tealanın zikrine (hutbe dinlemeye, namaz kılmaya), koşunuz. Alış-verişi bırakın." buyurdu. Bu hitabı yalnız itaat edenlere tahsîs buyurmadı. Bu hitab aynı zamanda günahkarları da içerisine almaktadır.Bidatten başka herhangi bir günahı yaparak, günahkar olanlardan hiç bir kimse hakkında, Cehennemliktir diye hükmedilemez. Resûlullah efendimizin Cennetle müjdelediklerinden başka Ehl-i taattan kimse hakkında Cennetliktir denilemez.Allahü teala Kuran-ı kerîmde; "Muhakkak ki, Allahü teala kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bu günahtan başkasını dilediği kimseden magfiret buyurur (affeder)." mealindeki Nisa sûresi 6. ayet-i kerîmesi ile delalet ediyor. Çünkü Allahü teala kendisi haber vermedikçe, asîler hakkındaki iradesinin ne olduğunu bilmeye kimse için yol yoktur. Peygamber efendimiz; "Ehl-i kıbleden hiç kimseyi, kendi kendinize Cennete, yahut Cehenneme koymayınız." buyurdu.İnsanların amellerini yazan hafaza melekleri vardır. Allahü teala bu husûsa; "Halbuki üzerinde gözetleyici melekler var. (Amellerinizi yazan ve Allah katında) kerîm olan katib melekler var." mealindeki İnfitar sûresi 10. ve 11. ayet-i kerîmeleri ile delalet buyurdu.Kabir hayatı ve ahiret halleriyle ilgili olarak buyurdu ki:"Kabir azabı haktır. İnsanlar, kabirlerinde diriltildikten sonra imtihan edilecek. Kabirde sual sorulacak, Allahü teala dilediği kimseye cevap vermeyi kolaylaştıracaktır. Kıyamet günü ilk sûr üfürülünce, göklerde olanlar ve Allahü tealanın diledikleri bayılıp düşecek (ölecekler). İkinci sûrun üfürülmesi üzerine hepsi bakarak ayağa kalkacaklar (dirilecekler). Allahü teala insanları, ilk yaratmasında olduğu gibi, yalın ayak ve çıplak olarak diriltecek. (Dünyada iken) Allahü tealaya itaat eden ve isyan eden bedenler, kıyamet günü diriltilecektir. Yine dünyada iken sevap ve günah işleyen eller, ayaklar ve diller de diriltilecek, sahipleri hakkında şahidlik edeceklerdir. Allahü teala insanların amellerini tartmak için terazi koyacak. Kimin sevabı ağır gelirse, o kurtulacaktır. Kimin de sevabı hafif gelirse, hüsran ve zarara uğrayacaktır. Kıyamet gününde insanlara, amel defterleri verilecek ve amel defteri sağ eline verilen kimsenin hesabı kolay görülecektir. Amel defterini sol elinden alanlar ise azap göreceklerdir.Sırat, Cehennem üzerine kurulmuş bir köprüdür. İnsanlar oradan amellerine göre süratli veya yavaş olarak geçecekler. (Yalnız kıyamette köprü, terazi vardır denince, dünyadaki köprü ve teraziler akla gelmemelidir. Sırat köprüsü için de durum böyledir. Âhirette amellerin tartılması için terazi kurulacağına inanmalı, fakat nasıl, ne şekilde olduğunu düşünmemelidir.)Kalbinde zerre mikdarı îmanı olan, günahı kadar yandıktan sonra, Cehennemden çıkarılacaktır.Peygamber efendimizin şefaatinin hak olduğunu bildiren Ebül-Hasan-ı Eşarî hazretleri şöyle buyurdu:"Resûlullah efendimizin şefaatı, ümmetinden büyük günah sahipleri için olacaktır. Ümmetinden bir topluluk yanıp, kara kömür olduktan sonra ateşten çıkarılarak hayat nehrine atılacaklar, vücutları hiç azap görmemiş gibi taptaze olacak. Kıyamet gününde Resûlullah efendimizin havzı bulunup, içmek için ümmeti oraya gelecektir. Ondan içen, bir daha susamayacaktır. Tuttukları doğru yolu; Peygamber efendimizden sonra değiştirenler, o havuzdan uzaklaştırılacaklar."İyilikleri emretmek, kötülüklerden sakındırmak husûsunda buyurdu ki:"Müminlerin üzerine, emr-i marûf ve nehy-i anil-münker, iyiliği emredip, kötülükten alıkoymak vacibtir. Muktedir olurlarsa, yapılan kötülüğe el ve dil ile mani olurlar. Güçleri yetmezse kalpleri ile o işi kötü görürler."Sevgili Peygamberimizin Eshab-ı kiramının üstünlüğü ve bunlar arasındaki derece farklarını da şöyle bildirdi:"Peygamber efendimizin hadîs-i şerîfi gereğince, asırların hayırlısı, Eshab-ı kiramın (r.anhüm) zamanıdır (asrıdır). Sonra Tabiîn ve Tebe-i tabiînin asırlarıdır. Eshab-ı kiramın en üstünleri, Bedir muharebesine katılanlardır. Bunların en üstünü, Aşere-i mübeşşeredir (Cennetle müjdelenen on Sahabî). Aşere-i mübeşşerenin en üstünü dört halîfedir. (Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman, hazret-i Ali.) Bunların halîfelikleri, o zamandaki müslümanların rızası ile olmuştur. Müslümanlar bu tertîbe göre ittifak edip, birleştiler.Muhacir ve Ensardan ibaret olan Bedir ehli arasında, Aşere-i mübeşşereden sonra efdaliyet, hicret ve önce müslüman olmaya göredir. Peygamber efendimizin davet ettiği şeylere îman ederek, bir saat olsun kendisi ile görüşen yahut onu bir defa gören Eshab-ı kiram, Tabiînden üstündür.Eshab-ı kiram için, haklarında söylenen hayır sözlerden başkasından sakınmalıdır. Onların iyiliklerini yaymalı, yaptıkları işler için sahîh ve doğru tevîl yolları aramalı, takib ettikleri yolun en iyi yol olduğuna hüsn-i zan etmeli, iyi düşüncelere sahib olmalıdır.Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebinin îtikaddaki iki imamından biri olan Ebül-Hasan-ı Eşarî, zahirî ilimlerde yüksek alim olduğu gibi, tasavvuf yolunda da yüksek bir velî idi. İnsanlara karşı gayet tatlı, açık ve ikna edici konuşurdu. Güzel ahlakıyla insanlara örnek olurdu. Hakkın, doğrunun ortaya çıkması için münazarayı sever; yazarak ve anlatarak hak uğrunda müdafaadan çekinmezdi.

Eserleri: İmam-ı Eşarînin eserleri, beş grubta toplanır:1- Kırk yaşından önce mûtezile iken yazdığı eserler. Bunları sonradan iptal etmiştir.2- Felsefecilere, yahûdî, hıristiyan ve mecûsîlere yazdığı reddiyeler.3- Hariciye, mûtezile, şia ve zahiriyye fırkalarına yazdığı reddiyeler.4- Makaleler5- Kendisine sorulan suallere cevap olarak yazdığı risaleler ve diğerleri.

El-Umed adlı eserde bildirilen kitaplardan bazıları:1) Kitab-ül-Füsûl: Mülhidler (dinsizler), tabiatçı felsefeciler, dehrîler, zamanın ve alemin kadîm olduğuna inananlara reddiyedir. Bu kitapda; brehmenler, yahûdîler, hıristiyanlar ve mecûsîlere de cevaplar vermiştir. Bu kitap büyük bir eserdir.2) El-Mûcez: On iki kitaptan ibarettir.3) Halk-ül-Efal4) İstitaa hakkındaki kitap5) Sıfatlar hakkındaki kitap6) El-Luma fir-Reddi ala Ehliz-Zeyği vel Bida: Kuran-ı kerîm, Allahü tealanın iradesi, Allahü tealanın görülmesi, kader, istitaa, vad ve vaîd ve imamet meselelerinden bahseden on bölüm ihtiva eden kıymetli bir kitaptır. İmam-ı Eşarî hazretlerinin bu mevzularda söyledikleri hakkında iyi bir kaynaktır. Yakın zamanda Mısırda ve Beyrutta basılmıştır. Beyrut baskısında, ayrıca Richard J.Mc. Carthy tarafından bir mukaddime ve İngilizce tercümesi vardır. Spitta, bu eseri hülasa etmiş, Joselp Hell tarafından Almancaya tercüme edilmiştir.7) Risalet-ül-Îman; Spitta, Almancaya tercüme etmiştir.8) Kitab-ul-Fünûn: Mülhidlere (dinsizlere) cevap olarak yazılmıştır.9) Kitab-ün-Nevadir: Kelam ilminin inceliklerini anlatır.10) Dehrîlerin (dinsizlerin) Ehl-i tevhide karşı yaptıkları bütün îtirazlarının toplandığı bir kitap.11) El-Cevher fir-Reddi ala Ehliz-Zeygi vel-Münker.12) Nazar, istidlal ve şartları hakkında Cübbaînin suallerine verilen cevaplar.13) Mekalat-ül-Felasife: Felsefecilere cevap olarak yazılmış bir eserdir. Kitap üç makaleyi ihtiva eder. Eserde İbn-i Kays ed-Dehrînin bazı şüpheleri, Aristonun sema (gök) ve alem hakkındaki fikirleri çürütülmüştür; hadiseleri, saadet ve şekaveti yıldızlara bağlıyanlara lazım gelen cevaplar verilmiştir.14) Cevab-ül-Horasaniyyîn: Çeşitli meseleleri ihtiva eder.El-Umedde bildirilenlerden başka, İbn-i Fûrekin zikrettiği eserlerinden bazıları da şunlardır:1) Tenasühe inananlar hakkındaki eser.2) Mantıkçılara dair yazılan eser.3) Hıristiyanlar hakkında yazılan kitap.4) Delail-ün-Nübüvve hakkındaki kitap.İmam-ı Eşarînin ayrıca: Risale Ketebeha ila Ehlis-Sagr bi Bab-ül-Ebvab adlı eseri vardır. Kitap, Kafkas Dağlarının Hazar Denizi ile bitiştiği yerde Bab-ül-Ebvab (Demirkapı yahut Derbend) denilen kasabanın alimlerine yazılmıştır. Bu eser, Ehl-i sünnet vel-cemaat akaidini geniş olarak anlatmaktadır.Bunlardan başka şu eserleri de meşhûrdur:Makalat-ül-İslamiyyîn: Bu eserinde îtikadî fırkalardan ve kelam ilminin ince meselelerinden bahsetmektedir. Mezhebler tarihinin temel kitaplarından olan eser matbûdur.El-İbane an Usûl-id-Diyane; Ehl-i sünnet dışı fırkaların reddi için yazılmış olup, bu husustaki delilleri içinde toplamaktadır. İngilizce tercümesi ile birlikte basılmıştır.Kavl-ül-Cumlat, Eshab-ül-Hadîs ve Ehl-üs-Sünne fil-Îtikad (Basılmamıştır.) Risalet-ül-İstihsan el-Havdu fî İlm-il-Kelam, basılmıştır. İngilizce tercümesi vardır.Îzah-ül-Bürhan et-Tebyîn ala Usûliddîn, Kitab-ül-Ulûm, Tefsîr-ül Kuran eş-Şerh vet-Tafsîl, İbn-i Asakirin bildirdiğine göre, Ebül-Hasan Eşarînin tefsîri 70 veya 300 cild idi.

SÜNNETİME YARDIM ET

Ebül-Hasan-ı Eşarînin, Mûtezile denilen bozuk yoldan dönmesi şöyle olmuştur:Bir Ramazan-ı şerîf ayının ilk günlerinde rüyasında Peygamber efendimizi gördü. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem ona; "Ya Ali! Benden nakledilen yola yardım eyle." buyurdular. Bu rüyadan sonra Ramazan-ı şerîf ayının ortasında, ikinci defa Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem rüyada görmekle şereflendi. Rüyasında; "Sana emrettiğim şey ne oldu, ne yaptın?" buyurdu. "Benden bildirilen yola, sünnetime yardım et, bu yola uy!" buyurdular. Bu rüyadan sonra kelam ile uğraşmayı terketti. Üçüncü defa Ramazan-ı şerîfin yirmi yedinci gecesi, Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem tekrar rüyada gördü. "Sana emrettiğim şey ne oldu?" buyurdu. "Kelam ilmini terkedip, Kuran-ı kerîm ve hadîs ilmine sarıldım." dedi. "Benden rivayet edilen, bildirilen yola, sünnetime yardımcı olmanı emrettim." buyurdu. Bunun üzerine İmam-ı Eşarî özür dileyip; "Meselelerini ve delillerini öğrenmek için otuz yıl harcadığım yolu (Mûtezileyi) nasıl terk edeyim?" dedi. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Allahü teala sana, ilahî yardımı ile yardım eyledi. Bunu yakînen bilmeseydim sana bunu emretmezdim." buyurdu. İmam-ı Eşarî bu rüyayı da gördükten sonra uyanıp; "Haktan öte, sapıklıktan başka bir şey yok." diyerek, Mûtezile yolundan dönüp, Ehl-i sünnet itikadına girdi. Bu rüyasından sonra on beş gün evinden çıkmadı. Meseleleri derinlemesine inceleyip, gözden geçirdi. Sonra Basra Camiine gidip, kürsüye çıktı. O sırada Mûtezile yolunun meşhûr ve kuvvetli alimlerinden sayılan ve böyle bilinen İmam-ı Eşarî, kürsüden cemaate şöyle hitabetti: "Ey insanlar! Çoktan beri size görünmez oldum. Dikkatle düşündüm. İnsafla inceledim. Yanımdaki delilleri gözden geçirdim. Tercih husûsunda zorlandım. Sonunda Allahü tealadan beni hidayete, doğru yola kavuşturmasını istedim, dua ettim. Allahü teala beni hidayete, doğru yola kavuşturdu. Mûtezile yoluna ait îtikadlarımın hepsinden vazgeçip, kurtuldum." diyerek, Ehl-i sünnet îtikadına girdiğini herkese ilan etti.


Kaynaklar:
1) Tebyînü Kizbil-Müfteri; s.382) Nazmül-Feraid; s.173) Kavlül-Fasl; s.34) Tabakatüş-Şafiiyye; c.3, s.3475) Tarih-i Bağdad; c.11, s.3466) El-Milel ven-Nihal; c.1, s.947) Temhid (Bakıllanî); s.3, vd.8) Risale-i Kuşeyrî; s.1,39) Şezerat-üz-Zeheb; c.3, s.13110) Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye (49. Baskı); s.107011) Tathîrül-Fuad min Denîsil-Îtikad; s.512) Esasüt-Takdis; s.9813) Fetevay-ı Hadsiyye; s.11114) Rehber Ansiklopedisi; c.4, s.32315) Mucemül-Müellifîn; c.7, s.3516) Vefeyatül-Ayan; c.1, s.32617) Miftahus-Seade18) İslam Âlimleri Ansiklopedisi; c.4, s.5419) Esmaül-Müellifîn; c.1, s.67620) Brockelman; Gal.1, s.194, Sup.1, s.34521) El-Alam; c.4, s.263
Anahtar Kelimeler:İmam-ı Eşari biyografisi,İmam-ı Eşari hayatı,İmam-ı Eşari özgeçmişi, İmam-ı Eşari geçmişi
Taglar: imam-i esari
DNA, or deoxyribonucleic acid,For example, is the fundamental building, individual's entire genetic makeup block for an Further, a person's DNA is the same in every cell.the DNA in a man's blood is the same as the DNA in his skin cells. It is a component of virtually every cell in the human body. semen, and saliva. comics poem mp3manken resmi